Zamane Dilencileri


İyi kalpli baylar ve güzel bayanlar

Size dilerim kutlu bayramlar

Lütfen yüzüme iyi bakın

Ve beni dardan kurtarın

Boşa gitmesin bu şarkılar

Sadaka veren olsun bahtiyar

Bayram yaparken herkes

Sevinsin biraz da şu kimsesiz

Ne olur sevincinden bayramın

Bana da bir pay ayırın

(Goethe / Faust’)

1.

Evinin en geniş odasının duvarları sarıya boyanmıştı. Tepesinde sallanıp duran avize sanki birazdan ufak kanepeye sığmaya çalışan bedeninin üstüne düşecek ve vücudu oracıkta kanlar içinde kalacaktı. Avize de ne avize ha! Onu bu sefil eve düşüren feleğe küfrediyordu sanki her sallanışında. Onun gibi Çarların saraylarına , padişahların haremlerine , İngiliz kraliçesinin yatak odasına layık bir avize nasıl olmuş da bu pis herifin evinin bir odasının tavanına rapt eylemişti? Hayat garip.  Onun gibi lüks bir avize kim bilir nasıl olmuştu da bu odaya düşmüştü bilemiyoruz.  Zira zat-ı şahanelerinin odanın tavanına tam olarak yapışmayışı ve sürekli bu lanet evden gitmek istermişçesine sallanışı bu asil avizenin gerçek yerinin bu çöplük olmadığını gösteriyordu. Bu gerçek apaçık görülürken odanın içindeki diğer eski püskü eşyalar adeta hasedinden çatlıyordu. Bu eziklik karşısında duvarın bile gözleri ara sıra ıslanır olmuş ve nemden çatlamıştı. Duvar belli ki geceleri tüm ışıklar söndükten sonra gizli gizli ağlıyordu. Bu nem ve çatlaklar başka türlü açıklanamazdı.

Hatta belki de sadece o değil , bu dört duvarın ortasında bir kanepeye yığılıp uyuyan şu adam da gizli gizli ağlar olmuştu. Tamam kabul , onun avizeye derin ve manalı bakışlar atıp , sırf bu eşya yüzünden ağladığı söylenemez. O bir canlıydı. Bu özelliğiyle odasının her yerini kaplamış olan küflü , eski püskü eşyalarından bir farkı vardı. Eşyaları bu soylu avizeye bakıp ağlarken , kendisi de başka sebeplerle ağlıyor olmalıydı. Kendisini eğer geceleri tıpkı şu duvarlar gibi ağlatan birileri varsa o birileri muhakkak canlı birileri olmalıydı…

“Evinin en geniş odası” dediysek evinin üçten fazla odalı bir malikane olduğunu kastetmek istemedik. “Evinin en geniş odası” bir avuntu , bir züğürt tesellisi cümlesiydi. Kendisi gibi ipsiz sapsız birkaç dostu eğer olur da evine misafirliğe gelirse onlara evini tanıtırken bu cümleyi kullanabilirdi o. Bu cümlede bir fiyaka vardı. Ne yazık ki evi cümleleri kadar fiyakalı değildi. İşte en geniş oda olmasıyla övündüğü bu salonda yatıp kalkıyordu. Çünkü soba bu odaya kuruluydu. O asil avizenin tepesini süsleyip de altındakilere tepeden baktığı oda dışında bir adet tuvalet , bir adet küçük banyo , bir adet mutfak ve çok küçük bir oda daha bulunuyordu. Bu çok küçük odayı aslında eve gelen misafirlere göstermeye bile gerek yoktu. Çünkü güneşin en tepede olduğu sıcak öğlen vakitlerinde bile bu oda hep karanlıkta kalırdı.

Usta Türkiye mimarlarının başarısı!

Bu karanlık küçük odada eşya olarak bir yer yorganı vardı. Odanın kapısı açıldığında görülen görüntü “köylülük” koktuğu için evin sakini onu hep kilitli tutardı. Anahtarını cüzdanında taşırdı. Bu oda asla eve gelebilecek muhtemel bir misafire gösterilmemeliydi. O renkli desenli , garip işlemeli yer yorganını bir kişi görse ne düşünürdü bu köylülük karşısında?

Yer yorganının yaslı olduğu duvarda asılı duran bir saz bu trajediye anlam katıyordu. Babasından yadigardı bu alet. Babası hayattayken ara sıra çalardı. Onun ise sadece sesi güzel sayılırdı. Ama babası kadar bile olsa bir müzik aleti çalmayı asla başaramamıştı. Zaten laf aramızda babası da bu işte pek usta değildi. İmkanları olsaydı mutlaka başarırlardı ya o ayrı…

Yer yorganı ve saz dışında odada birkaç kitap vardı. Belki bu kitaplarla hava atılabilirdi ama onların çoğu üniversite yıllarından kalma ders kitaplarıydı. Kimsenin pek ilgisini çekeceğini sanmıyordu. O yüzden bu küçük oda daima kilitli kalmalıydı. En hayırlısı buydu…

Uzun ve uyku dolu saatlerin ardından kanepede nihayet bir yaşam belirtisi baş gösterdi. Kanepede olduğu yerde dolanmaya , dönmeye başladı. Eşya azlığından olacak çıkan her ses bu odada mutlaka yankılanırdı. Kanepeden çıkan gıcırtı sesleri de işte öyle bir yankıda karşılığını hafif de olsa bulmuş gibiydi…

Doğrulup kalktı. En geniş odasına yakın dar banyosu bulunduğu mevkiye çok yakındı. İki adım sonra orada olmuştu bile. Aynaya baktı ve birkaç tanıdık göz çapağına günaydın dedi. Ama kendisi hiç istemese de bu sevimli dostlarını ıslatmak zorundaydı. Çapakları bir avuç suda boğulup yüzünden lavabo deliğine düştü. Sonra orada onların başına neler geldi Allah bilir. Umurunda değildi. Dostluk başka alışveriş başka. Alışveriş demişken ne alakadır kendisi de çözemedi ama aklına bugün yeni başlayacağı iş gelmişti… Bu durum biraz onun keyfini bozdu. Gerildi, sıkıldı. Ferahlamak için dört beş avuç suyla daha yıkadı yüzünü. Hayırlısı bakalım dedi içinden. Kadere inanıyordu. Etrafındaki pek çok dostu inancını kaybetmişti ama o hala Allah’a da inanıyordu. Belki birisi duysa onu ne kadar ayıplar(!) ama peygamberleri de seviyordu hala… “Ama din savaşları , ama din savaşları azizim!” diyen bir ateist dostunun ağzına elinin tersiyle çok sert bir şekilde vurmuştu bir keresinde…

“Savaşa karşı olduğumu kim söyledi ki ahmak , sadece savaşacak gücü kendimde bulamıyorum ben” deyip susmuştu o gün. Söylemek istediği çok şey vardı aslında içinde ama dile getirememişti o anlığına. Hep böyle olur ya. En ihtiyaç duyduğunuz anda kelimeler sizi yalnız bırakır ya. Keşke düşüncelerimi ve bilinç altımı okuyup düzenli ve estetik bir biçimde kağıda döken bir makine olsa dedi içinden. Öyle yorgunum ki buna çok ihtiyacım var…

Evet savaşa karşı değildi. Lakin bir silahı bile yoktu. Güçsüz , zayıf , çelimsizdi. Üstelik boyu da kısacıktı. Ama savaşa karşı değildi yine de. Belki savaşırsa kötülerin kellelerinden kuleler yapıp iyileri onların üzerine , yani tahta oturturdu. Ama tüm bunlara hiç hali yoktu. Bunu yapmadan evvel iyi nedir , kötü nedir gibi nice soru yakasına yapışabilirdi. Felsefe onu pek çok insan gibi uzun yıllar boyunca eylemsiz bırakmıştı. Yorgundu , bitkindi. Kahraman olmaktan vazgeçeli yıllar olmuştu üstelik. Arkadaşının dişini ve kalbini kırmıştı o gün. Arkadaşı “işte siz teistler böylesiniz…” türevinden bol –ist’li cümleler kuruyordu kanayan ağzıyla hala… Daha sonra onunla barıştı ve onun gönlünü aldı. Olay kapandı. O günden sonra muhabbet ne zaman dine gelse ortamda sessizlik hakim oluyordu. En önce davranma fırsatını yakalayan bir iyi niyetli ivedilikle konuyu değiştiriyordu.

Mahallenin köşesindeki eskiciden uygun maliyete kotardığı siyah kadife paltosunu giyip evden çıkmaya hazırlanırken bu eski anıları anımsadı bir anlığına… “Eski günler!” diye iç geçirdi. Bu nostalji rüzgarı nereden esiyordu bilmiyordu. Evden çıkmadan önce odasının açık kalan penceresini kapattı.

2.

Uzun bir aradan sonra hava vücuduma yeniden temas etti. “Tüylerim ürperdi” derler ya , gerçi bu deyimi başka amaçla kullanırlar ama neyse işte… Onun yerine uzun bir aradan sonra tenime değen havan tüylerimde karşılığını bulup onları hareketlendirdi desem daha iyi olur mu bilemiyorum. Neyse bunların ne önemi var? Karnım aç. Kahraman olmaktan vazgeçtiğim gibi iyi bir yazar olmaktan da vazgeçtim. Vazgeçmek mi? Ya da vazgeçmedim ve yüzleşmem gereken bir gerçekle baş başa kaldım : Hiçbir zaman iyi yazar olamadım. Doğrusunu söylemek gerekirse bir yazar olduğum bile söylenemez. Sahi onu da nereden çıkardım? Bu her zaman böyleydi belki ama bu acı gerçek tam anlamıyla benim için resmiyet kazanalı üç dört hafta oldu. Üç dört hafta öncesine kadar hala bir gün ileride iyi bir yazar olabilirim ümidini içimde özenle ve gizlice saklıyordum. Ta ki o telefon gelene kadar. O telefon , o çığlığı andıran melodisi , o telefonun ucundaki ensesi kalın bir patron olmanın belirtisi kendine güvenen davudi sesi tonu – ki gülünce fırtınalar kopuyor sanırsınız- , bunların hepsi birleşerek üç dört hafta önce ocağıma incir ağacı dikti. Bu insafsız organizasyon , bu zalimler limited ortaklığı muhteşem bir örgütlenmeye vararak beni sadece madden değil manen de çökertmesini bildi. Evet maddeden de , işin parasal kısmından da vazgeçmiştim artık. Kuru ekmek ve soğana bile razıydım. Ama bu sefer benim sadece ekmek teknem – ya da takam- (ah mütevazılık) değil ruhum , heyecanım , hayallerim, isteklerim , hedeflerim de talan ediliyordu.

Tunç Bey… Annesi ve babası mübarek insanlarmış. Biricik çocuklarının büyüyünce tek bir parmak oynatışıyla istediği çalışanını işten çıkartabilecek bir patron olacağını tahmin etmişler gibi. Tunç tam da bir patron adı ama değil mi? Eminim ki Tunç Beyin adı Ahmet yada Mehmet olsaydı o asla bugünleri göremez , bu mevkilere gelemezdi.

Şahsen henüz daha işten atılmamışken her “Tunç” adını işittiğimde aklıma tunçtan Atatürk heykelleri gelirdi de korkuyla karışık bir saygıdan istem dışı da olsa esas duruşa geçmiş halde bulurdum kendimi… Şüphem yok ki diğer mesai arkadaşlarımın da hali aynıydı. Gerçi Tunç ismini duyduklarında onların zihinlerinde ne çağrışıyor hiç sormadım ama muhtemelen o iş yerinde çalışanların duyguları da buna benzerdir.

Adam (artık onunla ilişiğim kesildiğine göre bey demeyi bırakabilirim zira bu çömezin kendisi benden yaşça da küçüktür.) ülkenin en büyük basın kuruluşlarından birine ait bir bölge gazetesinin müdürüydü. Genç yaştaki bu başarısı tabi ki çalışkanlığından değil zengin ve geniş çevresinden , ailesinden kaynaklanıyordu. Artık ben de bu tür işlerin tamamen genetik olduğuna inanmıştım. Başarı denen şey genlere dayanıyordu belki de , bazı insanlar daha üstün yaratılışlıydı. (İsviçreli bilim adamı bunu boş vaktinde bir ara araştırsın.)

İşte üç dört haftadır o izbe , nemli , rutubetli eve tıkılışımın nedeni buydu. Hem madden , hem ruhen çökmüştüm. Bir işim yoktu artık. Gidecek bir yerim yoktu. Her şeye yeniden başlamalı ve yeni bir işin peşine düşmeliydim belki ama bilirsiniz işte yeniden başlamak her zaman ekstra enerji gerektirir. Orta yaşın zirvesinde , tam da arabamı çıktığım vitesle inmeye hazırlamışken yeniden başlamak mı? Ne yani ben de yıllardır beklediğim , gençlik rüyalarımı süsleyen o gizemli orta yaş bunalımlarını bir ağzımın tadıyla yaşayamayacak mıyım? Benim de göbeğim olmayacak mı , benim de yer yer kelleşen başıma çıkan ufak kız ve erkek cinsinden çocuklarım olmayacak mı? Ekmeğin derdinden modern acılara ayıracak vaktim bile kalmadı anlaşılan. Yeniden başlamak gibi dev bir hayal bende sadece hayal olarak kalmaya devam ediyor. Yeni bir ortam , yeni arkadaşlıklar ; yeni yalakalıklar , yeni dalkavukluklar , yeni yalanlar ve yeni sahte gülüşler demektir. Buna tahammül edebileceğimi sanmıyorum.

3.

“Naber abi?”

Desem de soruma bir cevap alamadım. Bu tür formaliteleri pek sevmez. Sabahları günaydın demez , öğleleri tünaydın katiyetle demez , akşamları, geceleri onu ortalarda gören yoktur zaten. Ki onu bu zaman dilimi içinde de gören olsaydı mutlaka bu formalite cümlelerden birini kesinlikle işitmezdi ondan. Buna adımdan daha fazla eminim. Ben malımı tanırım. Zaten onunla tanışmamız da onun her şeyi gibi garip oldu. Üniversite kayıt kuyruğunda beklerken tesadüfen bu pis sakallı herife yanaşıp kayıtlarla ilgili bir soru sormuştum. Başka adam bulamadım sanki. Gözlerim oldum olası pek iyi görmez. Konuşurken insanların yüzüne pek bakmam. Herhalde onunla ilk konuşuşumda da aynı şeyi yapmıştım ki bu pis sakallı adamın yüzünü bile görememiştim. Deli deliyi dakikada bir bulur diye bir deyimimiz var mıydı?

Görüşmeyeli aylar oldu. Sakalları hala yerinde duruyor. Gerçi aradan geçen yıllardan sonra beni de kendine benzetmiş gibi. Dağınıklık , kayıtsızlık , pejmürdelik bulaşıcımıdır acaba hiç bilmiyorum. Bir aydır evden çıkmayan kendimin de sakalları uzamıştı. Herhalde açlık , işsizlik , kira borçları gibi dertlerden kendimi umutsuzluğa vururken ben de Ahmet’e özendim. Ona benzettim kendimi. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim sözü gerçekse eğer kendime başka bir arkadaş bulmak isterdim. Ne bileyim eğer arkadaşlarımıza gerçekten bu kadar çok benziyorsak Rahmi Koç gibi bir adamla arkadaş olmayı daha çok isterdim. Kim istemez ki be? Ahmet’e o kadar çok benziyor muyum bilemiyorum doğrusu ama belki kaderlerimiz aynı yazılmayacak olsa da adlarımız evvelden aynı yazılmış. Onunla adaşız. Sekiz senelik arkadaşlığımız boyunca ne gariptir ki bu rastlantıya dair hiçbir muhabbet hiçbir espri çevirmedik kendi aramızda. Bunu çok iyi hatırlıyorum. Bu biraz garip gibi , değil mi? Neyse emin değilim…

“Yürü lan camiye gidiyoruz…”

Bu lafı hiçbir arkadaşımdan daha önce duymadım. Hayır , “seni seviyorum” dediklerini bile duydum bazı ender zamanlarda ama içinde cami ve gitmek olan bir cümleyi bir arkadaşımdan ilk defa duyuyorum. Bundan daha ilginci bu sözü söyleyen adamın kim olduğu.

“Ne camisi ulan , kafayı mı yedin?”

Ben giderdim. En azından bir aralar Cuma namazlarına mutlaka düzenli olarak katılırdım. Ama bu çıkışla onun niyetinin ne olduğunu , gerçekten sağlıklı olup olmadığını kontrol etmek istedim. Zira bu tür manevi işlerle zerre alakası olmayan bir adamdı bu herif.

“Bugün Cuma moruk. En iyi zamandır…”

Unutmuştum. Bugün gerçekten de Cumaydı. Kirliydim. Sakallarım yüzümü kaşındırıyordu. Aslında Ahmet ile buluşmadan önce bir tıraş olsam iyi olurdu. Belki de adam beni bir iş görüşmesine götürecekti. Telefonda konuşurken buna dair bir umut sezmiş ve hemen kafamda böyle iyi bir şirkette , takım elbiseli adamların arasında bir iş görüşmesine katıldığımı hayal etmiştim. Ama böyle, bu halde çıkmak iyi olur muydu hiç onların karşısına? Neyse ki onun da sakalları yerinde duruyordu. İki üç gün önce kendisine durumumun ne kadar kötü olduğundan bahsetmiştim. Kendisi de işsiz , güçsüz bir adamdı. Üniversiteyi zar zor uzatarak bitirebilmiş , bir diplomalı işsiz olmanın gururunu yaşamıştı. Tüm bu duruma rağmen ondan neden yardım istedim bilmiyorum ama bana birkaç gün sonra cevap verdi :

“Gel , bir şeyler düşüneceğiz…”

Elbette ısrarla onun bu garipliğini yol boyunca sorguladım. Hızlı yürüyordu. Eskiden de hep böyleydi. Ona yetişmek için ölür , tükenirdiniz. Bir yandan koşar adımlarla şehrin en büyük camilerinden birine doğru birlikte yürürken diğer yandan sorularımı tekrarladım. “Sen ve Cuma , Cuma ve sen , sen ve namaz , ne yapıyoruz biz , nereye gidiyoruz , nereden esti şimdi bu Allah aşkına…!”

Verdiğim sorulara cevap alamayınca “lan adamın ansızın hidayete ereceğini bilseydim bir duş alıp da çıkardım ki temiz gidelim..” diye geçirdim içimden. Ona artık pek bir şey demedim. Merakla ve konuşmadan yürümeye daha doğrusu ona yetişmek için çabalamaya devam ettim.

Camiye yaklaşınca paltomu çıkardım. Kollarımı sıvayıp şadırvana doğru yöneliyordum ki Ahmet beni kolumdan çekti.

“Ne yapıyorsun lan?!”

“Abdest….”

Cümlemi tamamlamadım. Ona sadece bir soru ve şaşkınlık vurgusu katmakla yetindim. Zira gerçekten de şaşırmıştım biraz sonra gördüklerim karşısında. Cebinden pis bir bez çıkarıp cami bahçesinin duvarının önüne çöküverdi. Şaşkındım. Oturduğu yerden el kol edip beni de yanına çağırdı.

“Giy o paltoyu giy…!”

Onun emir yada tavsiyesine neden uymam gerekiyordu bilmiyorum ama istem dışı da olsa denileni yapmış halde buldum kendimi. Biraz sonra aniden ayağa kalktı. Başımı iki elinin arasına aldı. Kocaman ellerini saçlarımın arasında gezdirip zaten bozuk olan saçlarımı daha da dağınık hale getirmeye çalıştı. Başardı mı bilmiyorum. Zira kendimle ilgilenmiyordum artık. Tüm dikkatim ondaydı. Saçlarımı ve kılığımı koca elleriyle bozduktan sonra tekrar az önce çöktüğü yere oturdu. Kirli büyük yeşil bezini yere serdi.

“Ne yapıyorsun sen yahu… ne yapıyorsun be kafayı mı yedin bu da ne ?!”

Bir cevap vermedi. Yüzüme bile bakmadı. Başını önüne eğmiş öylece bekliyordu. Cami avlusu henüz pek kalabalık değildi. Anlaşılan namaza daha vakit vardı.

Şaşkınlığım dinmemişti. Üsteledim. Sorularımı arda arda sıraladım.

“Oğlum kafayı mı yedin… Şaka mı yoksa bu? Öyleyse eğer hiç komik değil!”

Deminden beri sıraladığım soru ve yakınmalarımdan sonuncusuydu bu cümle. Önce başını kaldırdı. Ardından sağına soluna usulca bakıverdi. Sonra sanki birilerinin onu duymasından korkuyormuş gibi sessizce bir şeyler fısıldadı : “Dikilme be oğlum orada…Otur şuraya…” deyip paçamdan aşağıya kendi yanına çekti beni de. O kadar sert tutup çekmişti ki beni olduğum yerde önce düşeyazdım ardından omzunu yasladığı duvara tutundum var gücümle yere düşmemek için.

“Ne yani bu muydu abi…düşüneceğiz dediğin şey , bulduğun iş bu muydu yani! İnanmıyorum sana…”

“Oğlum amma da zırladın ha , al sen de şu bezi…” deyip bir başka pis bez fırlattı yüzüme. “Birazdan diğer dilenciler bütün köşeleri kaparlar. Sen de bul bir köşe geç otur bir yere adamı hasta etme yahu !”

Şoktaydım. Bu şaşkınlığın üstüne bir de pis bezin ağır kokusu yüzüme çarpıp bir narkoz etkisi uyandırdı bende. Gözlerim kararmış , başım dönüyordu… Sanırım yere düşüyordum. Birkaç dakika sonra simsiyah bir karanlığın içinde buldum kendimi. Ben sanırım bayılmıştım…

4.

Üç Ay Sonra…

Her türden madeni parayı elime alır almaz hiç bakmadan bile tanıyabiliyorum. Eskiden madeni paraları hiç sevmezdim. Ceplerimde hiçbir zaman onları taşıyacak yerim yoktu. Hem kağıt paraların yanında lafları edilmezdi onların.Alt tarafı zevksiz , sarı , gürültülü , patırtılı , yılışık madeni paralar derdim geçerdim işte. Ama işte onlardan ayrılamıyorum bugünlerde…

Çıkınım madeni paralarla dolu. Kağıt para pek düşmüyor önüme. Genelde elli kuruşluklar atılıyor. Yirmi beş kuruş atanlara Allah razı olsun demiyoruz. Sadece başımızı öne eğip içimizden küfürler ediyoruz. Muhtemelen müşterimiz o dediklerimizi pek duymuyor ve parayı önümüze attıktan sonra aynen yoluna devam ediyor. Zaten çoğu zaman parayı atarken yüzümüze bile bakmadıklarından anlaşılmıyordur içimizden bir şeyler dediğimiz. Belki de dua ediyoruz sanıyordur garipler. Ama onlar da bu kadar cimri olmasın a canım! Hiç olmazsa boş yere dükkanın önünü meşgul etmesinler. Yirmi beş kuruştan fazla verecek sadakan yoksa zaten kimden , niye dua beklersin ki be adam? Gel bari sen de benim gibi yere çök de dilenciliğe başla…

En sevilenler ve ücretlerinin karşılığını en iyi alanlar bir lira atanlardır. Madeni paraların en büyüğü olduğu için atılan her bir lira sanki altın kıymetindedir. O yüzden bir lira atanlara Allah razı olsunun yanında Allah tuttuğunu altın etsin gibisinden ekstra dualarımız , ekstra hizmetlerimiz de oluyor. Elli kuruş atanlara ise sadece Allah razı olsun diyoruz. Elli kuruş atanların yüzüne baktığımda bir memnuniyet görüyorum hep. Sanırım bunu dememiz bile onlara iyi geliyor olmalı. Kaldı ki bu elli kuruş atan adamların çoğu dindar, mazbut , ağır başlı , orta yaşın üstünde adamlar oluyor. Hepsi hayatlarından memnun gibi. İşleri her zaman yolunda gidiyor olmalı. Birini bile asık suratla görmedim şu güne kadar. Yüzlerinde hep o bildik ve sabit gülümseme.

Hiç kimse buralarda hiçbir şey yapmadan ve sadece oturmakla para kazandığımız için bizleri suçlayamaz biliyorum. Aslında hiçbir şey yapmadığımızı söylemek bize haksızlık olur. Biz dualar ediyoruz. Dua her çağda her insan için önemini korumuştur. Sonra başımızı önümüze eğiyoruz. Böyle yaparak yanımızdan geçip giden iyi halli insanların bizi görmesini , halimize acıyıp , kendi hallerine şükretmelerini sağlıyoruz. Hiç bizim gibi köşe başlarında, duvar diplerinde, cami avlularında perişan halde yatan zavallı insanlar olmasaydı şükreder miydi bu insanlar? Hiç kendilerinden daha da beter halde insanların olduğunu akıllarına getirip kendilerini rahatlatabilirler miydi bu insanlar? Biz olmasak bunların hiçbiri olmazdı. Biz olmasak insanlar hallerine bakıp , ellerindekilerle yetinmeye karar vermezler , isyan ederler , yeryüzünde karmaşa , kargaşa , kaos yaratırlardı. Biz dilenciler düzenin teminatıyız bir bakıma. Ama işte bir türlü dinletemiyoruz bunu düzene. İşte bakın yine bir zabıta ekibi yaklaşıyor üzerimize doğru. Arkadaşlarım ve ben endişeli değiliz. Neler olacağını biliyoruz. Önce bizi bir dolmuşa atacaklar. Sonra belediye binasına götürecekler. Üzerimizi arayacaklar , kazandıklarımıza el koyacaklar ve bizi tekrar sokaklara salarken kulağımıza birkaç öğüt fısıldayacaklar. Hep böyle oldu. Bir hafta önce de aynısı oldu. Zabıtalar tarafından ilk yakalandığım günü hatırlıyorum da gülüyorum kendime. Ne korkmuştum be ama o gün… Tabi bu ilk deneyimimdi. İşi daha da komikleştiren zabıta memurunun beni tanımasıydı.

– “Aaaa… siz , siz o köşe yazarı değil misiniz?”

Ömründe bir dilenciye ilk defa siz diye hitap ediyor olmalıydı o gün zabıta. Ben her ne kadar tanınmamak için elimden geleni yapsam da , hayır o ben değilim , karıştırıyorsunuz desem de kimliğime bakıp beni tanıdılar… “Evet , bu , bu o adam yahu…!”

Bir sandalye çektiler önüme ve oturmamı söylediler. Çaylar geldi , sigara içer miyim diye sordular. İçmedim. Korkum ve heyecanım hala geçmemişti. Üstelik adamlar bizim gazeteyi nereden okuyorlarsa bilmem ama beni tanımışlardı da… Yazarken bunun olacağını , beni tanıyanların çıkacağını hiç o kadar düşünmezdim. Zaten günlük hayatta pek tanıyan da çıkmazdı öyle kolay kolay… Ama bu uyanık zabıta memuru gittiği kahvelerde otururken olacak gazeteleri iyi takip ediyor olmalıydı. Bir iki saat süren bir sohbetten sonra beni serbest bıraktılar. Şaşkınlıkları içilen tavşan kanı çaylara , üst üste yakılan sigaralara rağmen hiç geçmemişti. Ertesi gün her zaman dilendiğim mahalleye birkaç gazeteci gelmişti. İstihbaratı kimden aldıklarını tahmin etmekte tabi ki zorlanmadım. Zaten bekliyordum da böyle bir şeyi. Atkımı yüzüme sardım , paltomun yakalarını kaldırdım ve gizlice ve büyük adımlarla kaçmaya başladım. Koşar adımlarla mahalleden uzaklaşırken ara ara çaktırmadan geriye bakıyordum. Gazeteciler ellerinde fotoğraf makineleri fellik fellik beni arıyor , beni soruyordu yoldakilere, esnafa , mahalle sakinlerine ve diğer dilencilere… Lanet ettim. “İşimi elimden aldığınız yetmedi , şimdi bir de bakın , işte ne hale düştü diye haberimi yapmaya mı geldiniz!”

Öfkeli olsam bile bir yandan da artık bu acımasızlığa alıştığımı fark etmiştim. Vücudum bağışıklık kazanmıştı. Etime saplanan bıçakları hissetmiyordum artık , çünkü uyuşmuştum. Muazzam uzunluktaki saçlarım , sakalım ve atkıma çok güveniyordum…. Saklanıp, kurtulmayı başarmıştım o gün gazetecilerden. Onlar da bir trajediyi haber yapamamanın verdiği üzüntüyle kahrolmuşlardı. Kim bilir belki de benimle direk konuşamasalar da mahalledekilerin söyledikleriyle ufak bir haber yayınlamışlardır bana dair. Ne yaptılar bilemiyorum. Aslında bilmek istemiyordum. O günden sonra şans eseri bile olsa hiçbir gazete parçasıyla yüz göz olmamaya çalıştım. Hiçbir haberi okumadım. Kahvehanelerde üzerinde gazete olmayan masalara oturdum hep.

Aradan geçen aylardan sonra ne zabıta memurları , ne müşterilerim , ne de başka bir kimse tanımıyordu artık beni. Ünümün gücü işte bu kadardı. Demek ki gazetedeki köşemi takip eden ateşli okuyucularım da yoktu ki kimse neden artık yazmadığımı sorgulamadı. Yahu hem zaten öyle fanatik bir okuyucu kitlem olsa beni gazeteden niye atsınlar?

Zabıtalar bu seferki ziyaretlerinde bizi dolmuşa bindirmediler. Sadece önümüzdeki bezlere el koydular ve mahalleyi terk etmemizi istediler. Biz de toparlanıp uzaklaştık mahalleden. Üç meslektaşımla birlikte başka bir semte doğru uzun bir yolculuğa çıktık. Yeni mekanımıza vardığımızda yorgunluktan , açlıktan ve susuzluktan bitap düşmüştük. Dostlarımdan bir tanesi haydi çökelim şuraya da başlayalım işe dedi. Yorgunluğumuz ve bitkinliğimiz çok etkileyici bir biçimde dışa vuruyor olmalıydı ki yoldan geçen iyi giyimli ve efendi kılıklı bir adam kaldırıma çöken arkadaşlarımdan birine doğru eğilerek eline bir elli lira sıkıştırdı. Koca bir elli lira! Bazı zamanlar bir haftada zorla kazanabileceğimiz bir paraydı bu. Arkadaşım kuşe kağıda baskılıymışçasına parıldayan yepyeni kağıt paranın üzerindeki “50” ibaresine bakıyordu tüm şaşkınlığıyla hala. Ötekisi bu şaşkınlık halini bir tokat ile araya girerek bozdu.

“Oğlum bu resmen haksız rekabet!”

Tokat ile kendine gelen dostum ellerinden paranın uçuverişine yanıyordu şimdi. Bu parayla ne yapalım ne yapalım derken , yarım saatlik bir münakaşadan sonra bir restoranda bulduk kendimizi.

Karnımızı bu kadar iyi bir yemekle dolduralı uzun zaman olmuştu. Tatlılar , keyif sigaraları ve çaylardan sonra iyice rehavete kapıldığımızı gören dostlarımdan biri ansızın masadan fırladı.

“Haydi , bu kadar yeter beyler… Herkes işinin başına!”

İşimizin başına koyulduk şişen göbeklerimizi kaşıdıktan sonra. Şişen göbeklerimizi kaşırken onları saklamak gerektiğini de fark ettik. Karnı yemekten davul gibi şişmiş bir adama kim niye acıyıp da sadaka versin ki diyorduk. Haklıydık da bu düşüncemizle. Kendimizce önlemler aldık. Paltolarımızın önünü ilikledik göbeklerimiz gözükmesin diye. Restorandan beş on adım uzaklaştıktan sonra yeni mahallemizin farklı yerlerine dağıldık.

Bir köşe bulup oturdum. Önce etraf uygun mu diye uzun uzun bakındım. Sonra cesaretimi toplayınca cebimdeki bezi çıkarıp önüme serdim. Başımı eğdim ve beklemeye başladım.

Yeni mahallemizde siftahı oldukça erken ve bereketli yapmıştık ama korkarım ki bunun devamı gelmeyecek gibiydi. Sanki kalabalığın arasından ansızın sıyrılıp bize o elli liralığı uzatan el Tanrının eliydi. Sanki o giyimli , efendi kılıklı yardımsever insan gerçekte bir insan değildi de gökten inmiş bir melekti. Sanki Allah halimize acımıştı da meleğini insan suretine sokup bize yardım eli uzatmıştı…

İnsanın karnı tokken iyi dilenemiyor. Oturduğum yerde rehavete kapılmış halde buluyorum kendimi. Bir soda olsa da içsem , ne iyi gelir mideme. Acaba cebimde kalan son bozukluklarla şu karşıdaki markete girip buz gibi soğuk bir soda kapsam mı kendime? Zaten o elli liralık dışında tek kuruş düşmedi başka önümüze bu yeni mahallede. Diğer arkadaşlarıma göz ucuyla bakıyorum. Onların da hali aynı. Hepsi oturdukları yerde sinek avlıyorlar.

Vakit ikindiye yaklaşmış. Bu mahalle ikindi vakitlerinde kalabalık olur. Bu mahalleyi çok iyi tanırım. Şehrin en iyi bildiğim yerlerinden biridir. Gençliğim hep buralarda geçti. Pek çok ilki burada yaşadım. İlk dilenciliğimi burada yapmasam da pek çok ilkimi gerçekleştirmekle kişisel tarihimde önem arz eden bu mahalleye yıllar sonra uğramak içimi tarifsiz duygulara sahne ediyor. Hele bir de bu mahallenin bilinç altıma sinsice yerleştirip bıraktığı dinamit misali anılar olunca işin içinde hafızama gelen sahneler oskarlık bir drama filmine dönüşüyor.

Biliyorum belki trajedinin dozunu arttırmak , izleyici ağlatıp reklamlara oynamak adına büyütüyorum her şeyi. Her şeyi büyütecimle büyütüp kendime yaşayacak bir alan bırakmıyorum. Belki benim(belki ne kelime!) yaşadıklarım şu gezegende yaşayan milyonlarca insanın her gün yaşadıkları… Aşk , yoksulluk , işsizlik ve yalnızlık bir birey için tek başına bakıldığında ne kadar acı vericiyse toplum için , yığınlar için o kadar basit ve sıradan…

Mahallenin kalabalıkları hızlanıyor. Kalabalıkları hızlandıkça insanların , köşe başlarına çekilmiş dilencilerin ve evsizlerin de yalnızlığı doğru orantılı olarak o kadar artıyor. Kızlı erkekli kalabalık arkadaş grupları geçerken önümden başımı daha da eğiyorum yere. Eski günleri hatırlamak istemeyiş , içi boş ve gürültülü bir gençlik kalabalığının ürkütücülüğü başımı oturup da sabahtan beri dilendiğim köşede daha da önüme eğmeme neden oluyor. Onlar gerçekten feci bir açlık veya ağır bir hastalıktan eğildiğimi sanıp bana acıyorlar belki ama ben de onlara acıyorum. Bu işin en keyifli yanı nedir bilir misiniz? İşte budur. Kimse sizin onlara acıyabileceğinizi tahmin etmez. Kılığınıza bakıp da yargıya varan onlara göre acıma gibi duygular sadece onlara tahsis edilmiştir. Ve onlara göre bir kişiye acıyabilmek için tek kriter acınacak öznenin kötü kılıklı , pis görünümlü sefil bir insan olmasıdır.

Kalabalıkların kabalığı akşam vakitlerinde tavan yapar. Bu saatler zaten bizim dükkanı kapayıp akşam yemeğimizi aramaya koyulduğumuz zamanlardır. Akşama tahminim odur ki bir – bir buçuk saat kaldı. Kasam bugün bomboş kaldı. Önümde sadece iki orta büyüklükte sarı para duruyor. “İki adet elli kuruş.”

Bu mahalleyi bilirim. Eskiden böyle değildi. Ben buralara uğramayalı buranın dindarları azalmış. Koca gün içinde sadece iki dindar önümden geçip bir elli kuruşluk verdiler. Yine yüzlerindeki o bildik gülümseme , yine suratlarındaki o memur sabitliği tüm önemini muhafaza ediyordu. Mahalleler , arabalar , gökyüzü , kızlar , erkekler değişmişti ama biz dilencilerin sadık müşterileri memur gülüşlü , orta direk damgalı ağır başlı adamlar hala hiç değişmemişlerdi. Hala efendiliklerini koruyorlar , hala her evden çıkışlarında takım elbiselerini özenle ütülüyorlar , hala insanlara selam , biz dilencilere ise sadaka veriyorlardı. Onlara gıpta ile baktım. İyi , doğru düzgün , sıradan ve basit bir insan olsaydım bugün ben de tıpkı onlar gibi olacaktım. Keşke hepimiz onlar kadar saf olsaydık da dünya hiç bu halde olmasaydı bile dedim içimden Allah’a….

Kendime kızdım oturduğum yerde bunları düşünürken. Kendini rahat bırak dedim. Allah’ın adını da yerli yersiz kullanıp din istismarı yapma seni pis takiyyeci! Ne yaşıyorsan içinde yaşa. Laik ol biraz a canım… Sonra durakladım. E zaten içimde yaşıyordum ki? Durum zaten böyleyken içime girip de ortalığı karıştıran bu ikinci kişi de kimdir dedim. Şeytandır , şeytan dedim ve oturduğum yerde bulduğum kocaman bir taşı alıp ani bir refleksle yoldan geçen kara kediye fırlattım. “Batıl inanç!”

Kedi baskın çıktı ve üzerime yürüdü. Öyle bir bağırıp üstüme atlamıştı ki hayvan , bir kedinin neden böyle fevri davranabildiğini , bu cesareti ona neyin verdiğini merak ettim. Bu mahallenin kedileri de mi değişmişti yoksa , hı?

Hayvanın yediği taş onu kamçılamıştı. Hayvan özüne dönmüş , Afrika ormanlarındaki kahraman atalarını hatırlamıştı. O bugün kara çirkin bir kedi olsa da kedigillerin soylu bir mensubuydu. Onun kanında yırtıcı ve asil aslanların , kaplanların kanı vardı. Muhtaç olduğu kudret asil patilerindeki kanda saklıydı. Kediden fırça yediğimiz yetmemiş gibi yoldan geçen birkaç iyi giyimli genç bayan da bana yaptığım bu hareket nedeniyle çıkıştı. Onları anlarım haydi neyse , onlar hiçbir zaman insanların ve erkeklerin yanında olmazlar biliyorum. Hele benim gibi sefilleri muhatap almaları bile bir lütuf biliyorum… Ama benim aklım hala şu isyankar kara kedideydi. Nasıl olmuştu da yediği taştan tırsıp hızla olay yerinden kaçmak varken daha da diretmiş ve üzerime yürümüştü bu kara kedi! Gözlerim kedideydi. Birkaç tırmık darbesi attıktan sonra isyankar kedi , beni sefilliğimle bırakıp asil asil önümden yürüdü ve gitti. İyi giyimli genç bayanlar ise hala bana bir şeyler söylüyor , beni hala azarlıyordu. En sonunda bu kadar kuvvetli çene yapısına sahip bayanların tiplerinin nasıl olduğunu merak ettim ve başımı kaldırıp onlara kaçamak bir bakış attım. Hoş , güzel kadınlardı. Ne söylediklerini hiç duymuyordum. Sadece yüzlerine bakıp güzelliklerine gülümsüyordum. Birisi son cümlelerini de söyledikten sonra “tüh sana!” nevinden bir hareketle yüzüme tükürdü. Daha sonra kız diğer arkadaşını da kolundan çekip tıpkı az önce kedi efendinin edalı yürüyüşüne benzer bir yürüyüşle yanımdan ayrıldı. Önemsememiştim. Güzel kızlardı…

Bu mahalleyi bilirim demiştim sizlere. Bu mahallenin kızlarını da bilirim. Gençliğim burada geçti ya. “Sevdiğim kadınla işte tamda bu caddede el ele tutuşup yürümüştük ya!”

…Demeyi isterdim. Öykünün daha dramatik olmasına yardımcı olmak için bunu diyebilirdim. Ama ben dürüst bir dilenci ve iyi bir hikaye anlatıcısıyım.

Önümdeki bezi toplayıp biriken irili ufaklı az miktardaki parayı cebime attım. İşim bitmişti burada bu akşam. Diğer dostlarım çoktan ayrılmıştı bile. Ama ben biraz da şu eski dostun , şu eski mahallenin havasını solumak adına mesaimi uzatmıştım burada.

Akşam ezanı nihayet okunuyordu. Yerden kalkıp yürürken kafamda bir acı hissettim. Sert bir cisim… Fena acıyordu. Elimi başıma götürdüm inleyerek. Kanıyordu. Hem acıyor , hem kanıyordu üstelik. İşte şimdi gerçek bir belanın , işte şimdi gerçek bir acının içine düştün zavallı adam.! Kimdi bu? Kara kedi mi ? Yok daha neler… Güzel giyimli genç bayanlar mı? Olamaz. Yoksa onların ihbarıyla olay yerine hayvan hakları dernekleri mi intikal etmişti? Yoksa Avrupa Birliğinden temsilciler mi gelmişti? Yok daha neler… Yoksa o iki güzel giyimli bayanın sevgililerimi gelmişti beni dövmeye? Neden olsun ki? Yüzüme tükürüp hınçlarını alamadılar mı? Bu kadar da zalim olamazlar , işi bu kadar da büyütmezler ki? Yazıktır, günahtır bana.

Dönüyorum, döndürüyorum başımı. Arkamda üç – dört kötü giyimli adam. Hepsi bana benziyor. Eski püskü yırtık elbiselere, kirli sakalların , bitli saçların içine banmış hepsi. Benim cinsimden olan kardeşlerim bana niye saldırıyorsunuz , ben de sizden değil miyim , kardeş değil miyiz ey kardeşlerim , ey cefakar meslektaşlarım demeye yeltenip acıklı bir sahne sergileyecektim ki bir darbe daha yedim. Derken bir darbe daha ve nakavt! Az önce kalktığım yerdeydim yine. Adamlar üzerime eğilip üzerimi yokladılar. Tüm paralarıma el koydular.

“Burası bizim mıntıkamız babalık… Burada ancak biz dileniriz. Bizim bölgemizde çalışacaksan haracını vereceksin!”

O da nesiydi. Şaka mıydı. Şaşkındım. Bunu söyleyen çetenin lideri bir baş hareketiyle adamlarının kendisini takip etmeleri gerektiğini ima edip yanımdan onları da alarak hızlı adımlarla ayrıldı. Giden paraya yanmıyordum, hayır hayır. Vallahi yanmıyordum. Yalnız sadece biraz canım acımıştı. Ve işin kötüsü başım hala kanıyordu. Ondan da kötüsü bu durum trajikomik bir olaydı. Yani bunu kimseye söylesem, bunu birisine anlatsam , bir yere şikayet etsem bana asla inanamazdı. Gülmeli miydim? Gücüm yoktu yerden kalkmaya , elimi tekrar başıma götürdüm. Evet kanıyor… Kan kaybından insanlar ölebiliyormuş , hem de tam da kafadan yedik darbeyi. Kim bilir kaç milyon hücre öldü , belki de beyin kanaması yaşıyorum şu an. Öyle olmasa da yediğim bu darbe beynimde bir ur oluşmasına neden olacak ve ileride hiç beklemediğim anda nüksedip beni ansızın öldürecek. Öyle yada böyle öleceğimi zaten biliyordum. Ama ölüm şeklinin ne olduğunu öğrenmek de her kula nasip olmaz… Bu da bir şeydir.

Umudumu kestim. Zaten buna epeydir meyilliydim. Gözlerimi kapayıp ölümü beklemişken bir ses duydum : “Ahmet…?!”

Gözlerimi açtım. Ölmekte olan bir dilenciye yakışır yavaşlıkta başımı yukarıya , sesin sahibine doğru kaldırdım. İyi giyimli genç ve güzel bir bayan… Yo durun, hayır bir bayan değil. Yani bayan ama bildiğiniz bayanlardan değil. Sıradan bir bayan değil. Bu düpedüz o yahu, evet bu o! Ta kendisi… Başımı ölmekte olan bir dilenciye yakışmayacak bir hızlılıkla ansızın tekrar yere çevirdim. Beni görmesin dedim , Tanrım ne olur beni görmesin gitsin , bu bir hayal , bir halüsinasyon olsun dedim… Ama omzuma bir el değince , bir eli omzumda capcanlı ve dip diri bulunca neler olduğunu anladım. Bunun bir gerçek olduğunu anladım. Hayatımın böyle bitmesi kötüydü. Belki çok günahkar bir insandım tamam kabul , ama Allah bunu bana yapmamalıydı. Bu gerçekten çok kötü bir final hayatım için. En sevdiğim kadına , en sevdiğim insana rezil olarak ölmek… En fazla beklenenin en uygunsuz zamanda çıkıp gelmesi ölmekten de beterdi.

Güzel giyimli genç bayan etrafından yardım istedi. Böyle bir bayanın isteği elbette reddedilemezdi. Yoksa burada bir dilenci ölüyormuş hiç mühim değil. Koluma girip beni bir otomobile bindirdiler. Evime gitmek istiyorum dedim evime… Başımdaki kanamaya , acıya aldırmadan bağırıyor tekmeliyordum yeri göğü. Şoför en sonunda tekmelerimden birinin kafasına isabet etmesinden olacak sert bir fren yaptı. Güzel , genç bayanın arabada olmasına bile aldırmadan sert ve delikanlı bir küfür bastı. “İn ulan aşağıya…!”

İndik. O da benimle birlikte indi. Koluma girmiş ve beni ayakta tutuyordu. Cılızdım zaten, bu onun için zor olmamalı. Çok şükür ki evimin yakınına gelmiştik. Apartmana girip , daireme çıkınca cebimden anahtarı almasını istedim. Anahtarı alıp kapıyı açtı. Rezil , sefil evime nihayet misafir olmuştu işte. İşte yaşadığım bataklığı nihayet görmüştü onun o güzel ela gözleri… Umuyordum ki o küçük kilitli odamı hiç görmez. Evet Allah’ım ölmeden önce sana edeceğim tek dua budur. O küçük odamı görmesin…

Salona girdik. Beni yatağa yatırdı. Heyecanlıydı, benden daha fazla korkuyordu sanki ölümden. Burada bekle dedi , bekle burada! Sanki bir yere gidebilirmişim gibi… Burası benim mezarımdır kızım, burası benim mezarım… Sayıklamalarımı duymadı bile ve hızlıca evden çıktı. Doktor getireceğini söylemişti giderken. Başım dönüyor , gözlerim kararıyor , beynim sallanıyordu. Yüzünü görmüştüm işte neyse ki… Uzun yıllar sonra görmüştüm o güzel yüzünü. Şimdi gam yer miydim hiç? Ölecektim ve gam yemeyecektim.

Odanın tepesinde sallanan avizenin sallanışları hızlandı. Kalbimin atışlarıyla ortak hareket ediyorlardı sanki. Bir kalbim çarpıyordu , bir avize sallanıyordu yukarıda. Hızlı hızlı ama , her ikisi de oldukça hızlıydı.

Onu beklemek boşunaydı biliyorum. Onu bu son görüşümle avunmalıydım. Bu kadar yeter , daha ne istiyorsun. Şimdi bildiğin son dualarını et , dini telkin ve kelime-i şehadet…

Dünyan bir boka benzemedi bari öteki dünyan bir şeye benzesin…

Hem belki bakarsın o da çıkar gelir bir gün cennete… Olamaz mı? Allah her şeye kadir değil mi? Allah seni çok severse, cehennemdeki iyi hallerinden dolayı cennete naklolursun belki , beraat edersin belki…

Belki onu da aldırır senin yanına Allah cennette olamaz mı?

Ölürken bile düşünüyordun. Kendimle son kez övündüm. Hey gidi koca Ahmet! Sen bir dahiydin oğlum be , sen bir dahiydin…Hep düşünüyordun sen, hep! Kendimi avutuyor muydum yoksa gerçeği mi söylüyordum hiç umurumda değildi. Artık ölüyordum.

Odanın tavanından “çıtırt” diye bir ses işitildi. Yer çekimi kanunları affetmedi , bilim affetmedi , bilim insanları kazandı, Newton kazandı! Odanın tepesindeki avize büyük bir gürültüyle yatağa ve yatağın üzerindeki adamın üzerine düştü.

Yatağı ve yeri kanlar kapladı. Adam büyük ihtimalle öldü.

Dinle

Reklamlar
Bu yazı öykü yahut öykümsü içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s